Matematiğin temel taşlarından biri, belki de en önemlisi olan “uzay” kavramı, ilk bakışta basit görünse de derin anlamlar taşır. Bu kavram, matematiğin farklı dallarını birbirine bağlayan bir köprü görevi görür ve dünyayı anlama çabamıza rehberlik eder.
Uzay, en genel anlamıyla, nesnelerin ve olayların içinde bulunduğu, konumlarının ve hareketlerinin tanımlanabildiği bir ortamdır. Sadece nesnelerin nerede olduğunu değil, aynı zamanda nesneler arasındaki ilişkileri de tanımlamamızı sağlar. Bir matematikçinin gözüyle ise uzay, üzerinde istediğimiz gibi çalışabileceğimiz, kurallarını bizim belirlediğimiz bir oyun alanıdır.
Uzay kavramının kökenleri, insanlığın çevresini gözlemleme ve deneyimleme çabalarına dayanır. İlk insanlar hayatta kalabilmek için mekânsal ilişkileri anlamak zorundaydılar. “En yakın su kaynağı ne kadar uzakta ve hangi yönde?”, “Bu iki av sahası arasındaki mesafe yürüyerek kaç gün sürer?”, “Balık tutmak için gölün en derin yeri neresi olabilir?” gibi sorular, insanlığın ilk uzamsal problemlerinden bazılarıdır.
Antik Mısır ve Mezopotamya medeniyetleri, uzay kavramını pratik ihtiyaçlar doğrultusunda geliştirmişlerdir. Özellikle Mısır’da, Nil Nehri’nin yıllık taşkınları arazi sınırlarını belirsizleştirdiğinden, bu sınırların güvenilir bir şekilde yeniden çizilmesi zorunluluğu doğmuştur. İşte bu pratik zorunluluk, Yunanca geo (yer) ve metria (ölçüm) kelimelerinden türeyen ve tam olarak “yer ölçümü” anlamına gelen geometrinin gelişmesinde kilit bir rol oynamıştır.
Uzay kavramının ilk soyut ve sistematik ifadesi, M.Ö. 300 civarında İskenderiyeli Öklid tarafından “Elementler” adlı ölümsüz eserinde sunulmuştur. Öklid, geometriyi aksiyomatik bir sistem üzerine inşa ederek, uzayın temel özelliklerini tanımlamıştır ve o zamana kadar kimsenin tam olarak başaramadığını yaparak, dağınık ve sezgisel geometrik bilgileri sağlam bir mantıksal çerçeveye oturtmuştur. Şimdi Öklid’in meşhur beş aksiyomunu hatırlayalım:
- İki farklı noktadan yalnız bir doğru geçer.
- Bir doğru parçası, her iki yönde de sürekli (sonsuza dek) uzatılabilir.
- Bir merkez ve bir yarıçap (mesafe) verildiğinde, bir çember çizilebilir.
- Bütün dik açılar birbirine eşittir. (90 derece, dünyanın neresine giderseniz gidin 90 derecedir.)
- Bir doğru, başka iki doğruyu kestiğinde, aynı tarafta oluşan iç açıların toplamı iki dik açıdan küçükse, bu iki doğru o tarafta uzatılmaya devam edildiğinde mutlaka kesişir. (“Paralel doğrular kesişmez” olarak da bilinen o meşhur beşinci aksiyom. Tarih boyunca matematikçileri en çok uğraştıran, “Acaba bu gerçekten bir postulat mı, yoksa diğerlerinden çıkarılabilir mi?” diye düşündüren madde.)
Beşinci aksiyom, diğerlerinden daha karmaşık olması ve doğrudan sezgisel olmaması nedeniyle yüzyıllar boyunca tartışılmıştır. Onu ilk dört aksiyomdan mantıksal olarak türetme yönündeki sayısız girişim sonuçsuz kalınca, 19. yüzyılın başlarında radikal bir fikir ortaya çıkmıştır: Ya bu aksiyom değiştirilebilir veya yerine başka bir alternatif konulabilirse? İşte bu sorgulama, mantıksal olarak kendi içinde tutarlı, ancak sonuçları Öklid geometrisinden farklı olan yepyeni geometrilerin keşfine yol açmıştır. Gauss, Bolyai ve Lobachevsky, birbirlerinden bağımsız olarak, bugün hiperbolik geometri olarak bilinen yapıyı ortaya koymuşlardır. Riemann ise, genel bir eğrilik kavramı çerçevesinde eliptik geometriyi tanımlamıştır. Öklid dışı geometrilerin keşfiyle, fiziksel uzayın mutlak bir geometrisi olduğu fikri sorgulanır hale gelmiştir. Bunun yerine uzay, belirli aksiyomlar tarafından tanımlanan matematiksel bir yapı olarak görülmeye başlanmıştır.
Rönesans döneminde sanat ve bilim arasındaki güçlü etkileşim, uzay kavramının anlaşılmasında yeni ufuklar açmıştır. Özellikle 15. yüzyılda İtalyan sanatçılar ve mimarlar, başta Filippo Brunelleschi ve Leon Battista Alberti olmak üzere, perspektif kurallarını geliştirip sistematikleştirerek üç boyutlu dünyayı iki boyutlu yüzeylere başarılı bir şekilde aktarmayı başarmışlardır. Perspektif, nesnelerin gözlemcinin konumuna göre nasıl göründüğünü betimleyen ve bu görünümü matematiksel ilkelere dayandıran bir temsil tekniğidir.
17. yüzyılda Desargues ve Pascal gibi matematikçiler, perspektif çiziminin altında yatan geometrik prensipleri ve dönüşümleri inceleyerek projektif geometrinin temellerini atmışlardır. Projektif geometri, Öklid geometrisindeki paralel doğruların sonsuzdaki bir noktada kesiştiği fikrini temel alır. Bu yaklaşım, Öklid düzlemine sonsuzdaki noktaları (ve sonsuzdaki doğruyu) ekleyerek onu genişletir; sonuç olarak projektif düzlemde paralel doğrular kalmaz, her iki doğru mutlaka bir noktada kesişir. Bu yapı, Öklid geometrisinin zarif bir genelleştirmesi olarak görülebilir ve perspektif çizimlerinin altında yatan değişmezliklerin (örneğin, noktaların bir doğru üzerinde kalması gibi) matematiksel analizini mümkün kılar.
Daha sonraki dönemlerde Poncelet ve von Staudt gibi matematikçiler, projektif geometriyi daha da ileri taşımışlardır. Özellikle von Staudt’un katkısı önemlidir; çünkü projektif geometriyi tamamen koordinatlardan ve mesafe (metrik) kavramından bağımsız olarak, yalnızca noktalar, doğrular ve bunların kesişme ilişkileri üzerine kurulu aksiyomatik bir sistem olarak formüle etmiştir. Bu yaklaşım, uzayın temel yapısını, ölçüm kavramlarından arındırarak anlama yönündeki önemli ve erken bir adımı temsil etmektedir.
Uzay kavramının gelişiminde büyük adımlardan bir diğeri de 17. yüzyılda atılmıştır. Descartes, “La Géométrie” adlı eserinde, düzlemdeki noktaları iki sayıdan oluşan sıralı ikililerle (x, y) temsil ederek, geometri ile cebiri birleştirmiştir. Bilim tarihi, o parlak ‘Evreka!’ anlarının dramatize edilmiş hikayelerine bayılır: Newton ve elma, Arşimet ve hamam tası…Rivayete göre, Descartes koordinat sistemini bir sabah yatakta bir sineğin hareketini takip ederken keşfetmiştir. Sineğin konumunu tanımlamak için iki duvara olan mesafesini kullanması gerektiğini fark etmiştir.
Devrim niteliğinde bir yenilik olan koordinat sisteminin kullanımı, geometrik nesneleri cebirsel denklemlerle ifade etmeyi mümkün kılmıştır. Örneğin, düzlemde bir doğru,
şeklinde birinci dereceden bir denklemle; bir çember ise
şeklinde bir denklemle temsil edilmiştir. Descartes’ın analitik geometrisi, uzay kavramına yeni bir bakış açısı getirmiştir. Artık uzay, sadece şekillerin ve cisimlerin içinde bulunduğu bir ortam değil, aynı zamanda sayılarla temsil edilebilen ve cebirsel işlemlerle manipüle edilebilen bir yapı olarak görülmeye başlanmıştır. Bu yaklaşım, diferansiyel ve integral hesabın gelişimini de kolaylaştırmış ve modern matematik için yeni kapılar açmıştır. Descartes’ın koordinat sistemi, n-boyutlu uzayların tanımlanmasına da olanak sağlamıştır. Düzlemdeki (2-boyutlu) ve uzaydaki (3-boyutlu) noktaların koordinatlarla temsil edilmesi fikri, sıralı n-lilerle temsil edilen n-boyutlu uzaylara genelleştirilmiştir. Bu genelleştirme, 19. yüzyılda vektör uzayları ve Riemann geometrisi gibi kavramların gelişimine zemin hazırlamıştır.
19. yüzyılın ortalarına doğru, matematikçilerin uzay kavramına yaklaşımı giderek daha soyut ve genel bir nitelik kazanmıştır. Bu dönemde Grassmann‘ın öncü çalışmaları ve daha sonra Peano‘nun katkılarıyla vektör uzaylarının aksiyomatik tanımı geliştirilmiştir. En temel haliyle bir vektör uzayı, vektör olarak adlandırılan elemanlardan oluşan ve üzerinde iki temel işlem (vektör toplaması ve skalerle çarpma) tanımlanmış bir kümedir. Bu işlemlerin, toplamanın birleşme ve değişme özelliği, skalerle çarpmanın vektör toplamı üzerine dağılma özelliği gibi belirli kuralları sağlaması gerekir.
Günlük hayatta veya temel fizikte vektörleri genellikle yönü ve büyüklüğü olan oklar (örneğin hız, kuvvet, yer değiştirme) olarak görselleştirsek de, matematiksel vektör uzayı kavramı çok daha genel ve soyuttur. Bu güçlü soyutlama sayesinde, polinomlar veya fonksiyonlar gibi ilk bakışta geometrik oklarla ilgisi olmayan nesneler bile belirli koşullar altında vektör olarak ele alınabilir. Örneğin, belirli bir aralıkta tanımlı tüm sürekli fonksiyonların kümesi, fonksiyonların toplanması ve bir sabitle çarpılması işlemleri altında bir vektör uzayı oluşturur. Bu, fonksiyonel analizin temelini oluşturan önemli bir fikirdir.
Vektör uzayı, uzayın cebirsel yapısını tanımlar. Ancak, uzayın geometrik özelliklerini (uzunluk, açı, diklik vb.) tanımlamak için, vektör uzayına bir yapı eklemek gerekir: İç çarpım. İç çarpım uzayı, vektör uzayına geometrik bir anlam katar. Örneğin, iki vektörün iç çarpımı sıfır ise bunların birbirine dik olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca, Öklid uzayında kullanılan “Pisagor teoremi” ve “kosinüs teoremi” gibi temel geometrik ilişkiler, iç çarpım uzaylarına genelleştirilebilir.
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında, matematikçiler uzayları “mesafe” kavramı üzerine inşa etmeyi düşünmüşlerdir. Fréchet, 1906 yılında metrik uzay kavramını tanıtmıştır. Metrik uzay, üzerinde bir mesafe fonksiyonu (metrik) tanımlanmış bir kümedir. Bu fonksiyon, uzayın herhangi iki noktası arasındaki uzaklığı belirler ve belirli aksiyomları sağlar (örneğin, üçgen eşitsizliği). Burada işin güzel tarafı, mesafe kavramının fiziksel uzaklıkla sınırlı olmamasıdır. Örneğin, iki kelimenin birbirine ne kadar benzediğini ölçen “Levenshtein mesafesi” ya da iki DNA dizisinin birbirinden ne kadar farklı olduğunu ölçen “Hamming mesafesi” gibi metrikler de tanımlanmıştır.
Bu soyut mesafe ölçme yeteneği, veri bilimi ve makine öğrenmesi gibi modern alanlar için de temel bir araç haline gelmiştir. Bu alanlarda amaç genellikle, verilerin temsil edildiği özellik uzaylarındaki (feature spaces) noktalar arasındaki benzerliği veya farklılığı nicel olarak ölçmektir. Sınıflandırma veya kümeleme gibi pek çok algoritmik görev, bu uzaylarda tanımlanan Öklid mesafesi (düz çizgi uzaklığı) veya Manhattan mesafesi (şehir blokları gibi dik açılı hareket) gibi çeşitli metrikleri kullanarak noktaların birbirine ne kadar yakın ya da uzak olduğunu hesaplamaya dayanır. Dolayısıyla metrik uzay yapısı, veriler arasındaki ilişkileri anlamak ve buna dayalı algoritmik kararlar vermek için gereken matematiksel çerçeveyi de sunmaktadır.
Metrik uzaylarda, uzay yapısı mesafe kavramı üzerine kurulmuştur. Ancak matematikçiler, bazı durumlarda bu mesafe odaklı yaklaşımın gereğinden fazla kısıtlayıcı olabileceğini fark etmişlerdir. Süreklilik, bir noktaya istenildiği kadar yakın olabilme veya bir şeklin bağlantılı olup olmaması gibi bazı temel özelliklerin, noktalar arasındaki kesin sayısal uzaklıktan ziyade, daha temel bir komşuluk veya yakınlık ilişkisiyle ilgili olduğu görülmüştür.
Bir haritadaki şehirleri düşündüğümüzde bu fikir netleşebilir: Ankara’nın Eskişehir’e komşu olduğunu bilmek, bu iki şehir arasında kaç kilometre olduğunu bilmekten daha temel bir bağlantı bilgisi sunabilir. Ya da bir bölgenin (örneğin Türkiye ana karasının) bağlantılı olup olmadığını anlamak için, içindeki herhangi iki nokta (şehir) arasında kesintisiz bir yolun var olup olmadığına bakılabilir. Bu yolun ne kadar uzun olduğu (mesafe) değil, böyle bir yolun bulunması önemlidir. İşte bu daha genel yakınlık ve bağlantı yapısını matematiksel olarak tanımlamak için 20. yüzyılın başlarında Topolojik Uzay kavramı geliştirilmiştir.
Topolojik uzay, bir küme ve bu küme üzerinde tanımlanmış, adına açık kümeler denen özel bir alt küme ailesinden oluşur. Bu açık kümeler ailesi, belirli birleşim ve kesişim kurallarını sağlamak zorundadır ve bir noktanın hangi diğer noktalarla komşu veya yakın kabul edileceğini belirleyen temel yapıyı oluşturur. Bu yaklaşımın gücü şuradadır: Artık uzay sürekli bir şekilde eğilip bükülebilir (tıpkı meşhur örnekteki, hamurdan yapılmış bir kahve fincanının bir simide/donuta dönüştürülmesi gibi). Bu tür deformasyonlar sırasında mesafeler, açılar gibi metrik özellikler değişse de, topolojinin ilgilendiği temel yapısal özellikler (örneğin, bir şeklin tek parça kalması veya içindeki delik sayısı) değişmez. Topoloji, işte bu sürekli deformasyonlar altındaki değişmezlerin matematiği olarak görülebilir; şekillerin en esnek ve temel özelliklerini inceler.
Topolojik uzaylar müthiş bir genellik sunmuştur fakat matematikçiler ve fizikçiler, bu genelliği de kaybetmeden, bildiğimiz Öklid geometrisinin özelliklerini yerel olarak taşıyan daha kullanışlı yapılara ihtiyaç duymuşlardır. İşte bu noktada Manifoldlar sahneye çıkmıştır. Bir manifold, en temel tanımıyla, yerel olarak (yani küçük bir komşulukta) bildiğimiz Öklid uzayına benzeyen bir topolojik uzaydır. Uzayın her noktasına yeterince yakından baktığımızda, gördüğümüz manzara düz bir kağıt parçası gibi olmalıdır. Tıpkı üzerinde yaşadığımız Dünya gibi. Hepimiz biliyoruz ki dünyanın küresel bir yapısı olmasına rağmen, küçük bir alanda bize dümdüz görünür. İşte manifoldlar, bu yakın planda düz, genel planda eğri ikiliğini matematikselleştiren yapılardır. Bu fikir o kadar etkili olmuştur ki, Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi, evrenimizin dokusunu, yani uzay-zamanı, kütle ve enerjinin etrafında bükülen dört boyutlu bir manifold olarak tasvir etmiştir.
Manifoldlar evrenin büyük resmini çizerken, 20. yüzyıl başlarında fizikçiler atomun içine daldıklarında karşılaştıkları kuantum gariplikleri için yepyeni bir sahneye ihtiyaç duymuşlardır. Çünkü, parçacıkların aynı anda birden fazla yerde olabilmesi gibi klasik mantığa sığmayan durumları açıklamak için, sonsuz olasılığı barındırabilen sonsuz boyutlu uzaylar gerekmektedir. Bu noktada fizikçilerin imdadına yetişen yapı Hilbert uzayları olmuştur. Bu uzaylar, üzerinde uzunluk/açı ölçmemizi sağlayan bir iç çarpım bulunan, birbirine giderek yaklaşan her vektör dizisinin mutlaka yine uzayın içindeki bir noktaya yakınsadığını garantileyen (yani, tam) ve en önemlisi genellikle sonsuz boyutlu olan vektör uzaylarıdır. Bir kuantum sisteminin tüm olası durumları, bu soyut uzaydaki bir vektörle (dalga fonksiyonu) ifade edilmiştir. Kuantumun o meşhur süperpozisyon, belirsizlik gibi ilkeleri, Hilbert uzayının matematiksel yapısı sayesinde kesin bir zemine oturmuştur.
Hilbert uzayları, iç çarpımın sağladığı zengin geometrik yapıyla öne çıkarken, matematikçiler daha da genel bir soru sormuşlardır: “Ya vektörlerin sadece büyüklüğünü (normunu) biliyor fakat aralarındaki açıyla ilgilenmiyorsak?” İşte bu noktada, Banach uzayları matematik dünyasına girmiştir. Banach uzayları, tam (yani yine limitlere kapalı) ve üzerinde bir uzunluk ölçüsü tanımlanmış, ancak iç çarpım zorunluluğu olmayan vektör uzaylarıdır. Hilbert uzayları, Banach uzaylarının özel bir alt sınıfı olarak görülebilir.
Matematikteki bu soyutlama ve genelleştirme yönelimi, 20. yüzyılın ortalarında Kategori Teorisi ile zirveye ulaşmıştır. Eilenberg ve Mac Lane tarafından geliştirilen bu yaklaşım, matematikçileri tek tek nesnelerin (örneğin farklı türdeki uzayların) iç yapısından ziyade, bu nesneler arasındaki ilişkilere yöneltmiştir. Kategori teorisi, farklı uzay türlerini (topolojik, vektör, Banach, Hilbert…) birer nesne olarak görmüş ve aralarındaki anlamlı eşlemeleri (sürekli fonksiyonlar, lineer dönüşümler vb.) oklar (morfizmler) olarak ele almıştır. Bu kuşbakışı perspektif, matematiğin farklı dallarında tekrar eden temel yapıları ve ilişkilerin kolayca incelenmesini sağlamıştır. Örneğin, uzaydaki iki nesnenin çarpımı, Kümeler kategorisinde bildiğimiz kartezyen çarpım, Vektör Uzayları kategorisinde direkt çarpım, Topolojik Uzaylar kategorisinde ise çarpım topolojisi ile donatılmış X × Y uzayı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kategori teorisi, mevcut matematiksel yapılar arasındaki evrensel ilişkileri aydınlatırken, hemen hemen aynı zamanlarda, uzay kavramının en temel taşı sayılan nokta fikrine meydan okuyan daha da köklü bir sorgulama başlamıştır. Nokta- Bağımsız Topoloji (Point-free Topology) veya daha teknik adıyla Lokal Teori olarak bilinen bu yaklaşım, uzayı, onu oluşturan noktaların bir toplamı olarak görmek yerine, içindeki bölgelerin (açık kümelerin) ve bu bölgelerin birbirleriyle olan ilişkilerinin (kapsama, kesişme, birleşme gibi) oluşturduğu bir yapı olarak tanımlamayı önermiştir. Bu fikrin kökleri, Stone‘un, topolojik uzaylardaki açık kümeler ailesinin cebirsel yapısı ile Boole cebirleri arasında derin bir ilişki olduğunu keşfetmesine dayanır. Daha sonra Isbell, Johnstone gibi matematikçiler bu fikri geliştirerek, noktaların ikincil veya türetilmiş olduğu, asıl temel olanın bölgelerin mantığı (locale) olduğu bir teori inşa etmişlerdir.
Bu fikir ilk başta kulağa çok soyut gelebilir, ama gündelik sezgilerimizle de örtüşen yönleri vardır. Hiç hayatınızda fiziksel olarak boyutsuz bir nokta gördünüz mü? Bir kağıda bıraktığınız en küçük kalem izi bile, mikroskop altında bakıldığında belirli bir alana sahip bir leke olarak görünecektir. Fiziksel dünyamızda temel olanlar aslında noktalar değil, bölgeler, alanlar ve hacimlerdir. Noktasız topoloji, matematikçilerin “Acaba matematiksel evrenimiz de, en temelinde, bu fiziksel sezgiye daha mı yakın?” sorusuna verdikleri bir cevap olarak görülebilir.
Uzay kavramının tarihsel gelişimi, insanlığın dünyayı anlama ve modelleme çabasının bir yansımasıdır. Bu kavram, basit geometrik şekillerden en soyut matematiksel yapılara kadar uzanan bir yolculukta evrilmiştir. Antik çağda tarla ölçümüyle başlayan serüven, bugün kuantum alanlarının ve sonsuz boyutlu uzayların analizine kadar gelmiştir. Burada belki de en heyecan verici olan, bu yolculuğun henüz tamamlanmamış olmasıdır. Her yeni matematiksel keşif, uzayın gizemli doğasına dair yeni sorular doğurmaktadır.
Einstein’a diyor ki: “İki şey sonsuzdur: evren ve insan aptallığı; ama evren konusunda emin değilim.” Fakat bir matematikçinin gözünde “Üç şey sonsuzdur: evren, insan aptallığı ve matematiksel uzayların çeşitliliği; ama sonuncusundan eminiz!
KAYNAKLAR
1) https://en.wikipedia.org/wiki/Projective_geometry
2) https://plato.stanford.edu/entries/descartes-mathematics/
3) P. Johnstone, Elements of the History of Locale Theory. In: Aull, C.E., Lowen, R. (eds) Handbook of the History of General Topology. History of Topology, vol 3. Springer, Dordrecht, 2001.