“Eğer bile bile gücünüz yettiğinden daha azını olmayı planlıyorsanız; sizi uyarırım, hayatınızın geri kalan kısmında mutsuz olacaksınız. Kendi yeteneklerinizden ve olanaklarınızdan kaçıyor olacaksınız.” Abraham Maslow
Beynimiz sadece üç boyuta sıkışmış olsa da, algılarımız bize yeni kapılar açıyor ve daha yüksek boyutların varlığından bile bahsedebiliyoruz. Örneğin Süper Sicim Teorisi evrenin 10 boyutlu olduğunu, M-teorisi ise 11 boyutlu olduğunu öne sürerken; Bozonik Sicim Teorisi 26 boyutun var olduğu fikrini ortaya koyuyor. İşte tüm bunlar bize, insanın sınırları aşma potansiyelini ve hevesini gösteriyor.
Yüksek boyutlardan ve onları nasıl algılayabileceğimizden bahsetmeden önce, boyutun ne olduğuna bir bakalım. Bunun için, elimizdeki matematiksel nesneden (doğru, düzlem, küre vs.) bir nokta alalım ve bu noktayı belirlemek için ihtiyacımız olan minimum koordinat sayısını düşünelim. İşte bu sayı bize, o nesnenin kaç boyutlu olduğunu söyleyecektir. Örneğin, bir düzlem üzerinde alınan bir noktayı ifade etmek için iki, bir küre üzerinde alınan bir noktayı ifade etmek için ise 3-koordinata ihtiyaç vardır.

Burada tüm koordinat eksenlerinin birbirine dik olduğuna dikkat edelim. 4-boyutlu bir nesneyi görselleşirmek için 4 adet koordinat eksenine ihtiyaç vardır ve tabii ki bu 4. eksen, diğer üçüne dik olmalıdır. Bunu anlamak pek de mümkün gibi görünmüyor, ama biz en azından, küpün 4-boyutlu bir analoğu olan tesseract‘ın neye benzediğini algılamaya çalışalım.
Tesseract, téssara-aktís yani dört-doğru demektir. Çünkü 3-boyutlu bir nesne olan küpte, her bir köşeden çıkan doğru sayısı üç iken, 4-boyutlu tesseractta bu sayı dörttür. Bir küp nasıl karelerden oluşuyorsa, tesseract da küplerden oluşur ve açıldığında tam olarak şöyle bir şeye benzer:

Tessaract’ın ne kadar popüler olduğunu anlamak için, birçok Marvel filminde yer aldığını ve Yıldızlararası (Interstellar) filmindeki Tesseract sahnesini hatırlamak yeterli olacaktır sanırım.

4. boyuttan bahsetmişken, “zaman” boyutundan bahsetmeden geçmek olmaz. Zaman da bir boyuttur, çünkü bir nesnenin uzaydaki yerini kesin olarak belirleyebilmek için zaman parametresine de ihtiyaç vardır. Bunu anlamak için, bir A noktasından B noktasına hareket ettiğimizi düşünelim. Aynı anda hem A hem de B noktasında olmamız mümkün değildir, yani konumumuz değişirken aslında zaman koordinatında da bir değişiklik yapmış oluruz. Tabii bu boyutta hareket, asla geriye doğru değil, sadece ileriye doğru olacaktır. Burada ilginç olan, uzayda ne kadar hızlı hareket edersek, zamanda o kadar yavaş hareket ettiğimiz, yani az yol katettiğimizdir. Demek ki ışık hızına ulaşabilmiş olsaydık, zaman boyutunda hiç hareket etmemiş olurduk. Uzmanı olmadığım bu konuda daha derine girmeyeceğim. Tüm bu anlattıklarım, zaman ve uzayın birbirinden ayrılamaz olduğunu ve zamanın da bir boyut olarak düşünülmesi gerektiğini görmek içindi.
Dördüncü boyut fikri aslında çok da yeni değildir. Örneğin Henry More 1659 tarihli Ruhun Ölümsüzlüğü (The Immortality of the Soul) isimli kitabında, ruhun dördüncü boyutta olduğundan bahsetmiştir. D’ Alambert 1754, Lagrange ise 1797 yılında dördüncü boyut kavramından dem vurmuşlardır. Zamanın dördüncü boyut olduğu fikrine ise, bilim kurgunun babası olarak bilinen H.G. Wells’in, 1895 yılında yazdığı Zaman Makinası kitabında yer verilmiştir:
“Zaman Gezgini, “Açıkçası,” diye sözünü sürdürdü, “herhangi bir gerçek cismin dört yönde uzantısı olmalıdır: Uzunluğu, Genişliği, Kalınlığı ve Sürekliliği olmalıdır. Ama insan doğasının birazdan açıklayacağım bir zaafı yüzünden görmezden gelmeye yatkınızdır. Aslında dört boyut vardır, bunların üçüne Uzay’ın üç düzlemi diyoruz, dördüncü boyut ise Zaman’dır. Ama ilk üç boyut ile dördüncü boyut arasında gerçekdışı bir ayrım yapma eğilimindeyizdir, bunun nedeni bilincimizin hayatımızın başından sonuna kadar bu dördüncü boyut boyunca kesik kesik ilerliyor olmasıdır.”
Dördüncü boyutu daha iyi kavramak için, önce iki boyutta yaşayanların dünyasını ziyaret edelim ve onların üçüncü boyutu nasıl algıladıklarına bir bakalım. Bunu yaparken başvuracağımız kaynak Edwin Abbott Abbott‘ın, Türkçe’ye Düzülke ismiyle çevrilmiş ve ilk olarak 1884 tarihinde yayınlanmış olan Flatland: A Romance of Many Dimensions kitabı olacak.

İsminden de anlaşılacağı gibi, Düzülke aslında 2-boyutlu bir dünya. Baş kahramanımız Kare, sakinleri düz çizgiler, üçgenler, kareler, beşgenler, altıgenler ve daha başka şekiller olan bir düzlemde yaşıyor. Şimdi kendimizi onun yerine koyalım. Karşıdan gelen bir Düzülke sakinine, örneğin bir beşgene baktığımızda, onu sadece bir çizgiden ibaret olarak görürüz. Bu nedenle bir şekli diğerinden ayırt edebilmek pek de mümkün değildir.


Fakat Düzülke sakinlerinin bunu anlamak için, sesleri ayırt etme gibi bazı yöntemleri vardır. Bu arada kitap sadece boyut kavramını değil, ülkenin iklimi, evleri ve sakinleri gibi konularda da detaylı bilgiler ve gerçekten güzel bir kurgu içeriyor.

Fazla uzatmayalım, onların takvimiyle 1999 yılının son günü, bizim Kare gaipten bir ses duyar. Daha sonra ise önünde, sürekli olarak büyüklüğü değişen bir şekil belirir.

Bazen tek bir nokta, bazense bir çembere benzeyen bu şekil, uzaydan geldiğini söyler ve uzayın aslında 3-boyutlu olduğunu iddia eder. Bir Uzayülke sakini olan bu kürenin olağanüstü güçleri de vardır. Mesela bir Düzülke sakininin kapalı kabul ettiği şeylerin içini görebilir. Kapalı bir kareye yukarıdan bakan biri olarak bunu anlamamız oldukça kolay değil mi? İlk başta Küre’yi bir sahtekar olmakla suçlayan Kare, Uzayülkeyi ziyaret eder ve atası olan Küp de dahil olmak üzere birçok 3-boyutlu cisim ile tanışır:

Ne olduklarını tam olarak algılayamasa da, Uzayülke sakinlerinin varlığına inanan kare, işi biraz daha ileri götürür ve Küre’den, ona dört boyut ülkesinden bahsetmesini ister. Fakat ilginçtir ki, Küre ona, böyle bir şeyi aklın almadığını ve bunun bir saçmalık olduğunu söyler.
Küre’nin saçmalık olarak nitelendirdiği dördüncü boyutu anlamak için, Abbott’un, çağının ötesinde olduğunu düşündüğüm bu kitabını mutlaka okumanızı öneririm. Çünkü Düzülke, üçüncü ve dördüncü boyut arasındaki ilişkinin mükemmel bir analojisidir.
Aslında bizler de, özellikle kalkülüs derslerinde, 3-boyutlu bir nesnenin neye benzediğini anlayabilmek için, o nesneyi, farklı seviyelerde yaşayan Düzülke sakinlerinin gözünden görmeye çalışıyoruz. Bunun için, fonksiyonuyla verilen nesnemizi,
düzlemleriyle kesiyoruz ve her bir kesişimde elde ettiğimiz şekle, bir seviye eğrisi (level curve) diyoruz. (Tabii nesneyi daha iyi tanımak için, aynı zamanda
ve
düzlemleri ile kesmeyi de ihmal etmiyoruz.) Sonuç olarak 3-boyutlu cismimiz, tüm bu kesişim eğrilerinin üst üste konmasıyla oluşan bir cisim oluyor.

Benzer şekilde, ile verilen 4-boyutlu bir nesneyi anlamak için, bu cismi
‘lerle keserek,
yüzeylerini elde ediyor ve elde ettiğimiz şekillere birer seviye yüzeyi (level surface) diyoruz.
Boyut konusu, bu kadar az bilgiyle sınırlandırılamayacak kadar geniş ve zihnimizi alt üst edecek kadar karışık. Fakat yine de daha fazla şey görmek/öğrenmek isteyenler için aşağıdaki videolar iyi bir başlangıç olacaktır.
https://www.youtube.com/watch?v=Q_B5GpsbSQw
https://www.youtube.com/watch?v=YMuc3m4wnZE
KAYNAKLAR
1) F. Cajori, Origins of Fourth Dimension Concepts, The American Mathematical Monthly 33(8), 397-406,1926.
2) Edwin Abbott Abbott, Düzülke, Alfa Yayınları, 2015.
3) https://en.wikipedia.org/wiki/Tesseract
4) https://plato.stanford.edu/entries/henry-more/







